Geçen sayımızda siz değerli okuyucularımıza Almanya-Avrupa gurbetçiliğinin nasıl başladığını ve geçirdiği evreleri, aynı başlık ile aktarmaya çalışmıştık. Bu yazımızda da işçilerimizin yaşadığı kültür ortamını toplumumuz için yararlı olabileceğini düşündüğüm yönleriyle gözleme dayalı bazı örneklerle anlatmaya çalışacağım.
Cadde ve sokaklardaki sakinlik ilk dikkatimi çeken durum oldu. Trabzon'un Uzun Sokağı'nı, Kemeraltı'nı, Ankara'nın Kızılayı'nı, İzmir'in Konak Semtini, İstanbul'un her yerini… gözümün önüne getirerek, benzer şekilde Avrupa Caddelerinde sarışın, uzun boylu insan selinin aktığını zannetmekle yanıldığımı anladım.
Korna sesi, pazarcı bağırmaları, itiş kakış, kargaşa, telaş ve gelişigüzellik yok. Birbirlerine karşı nezaket var, kesinlikle bıkkınlık göstergesi, yüz ekşitme yok; tebessüm var… Alış veriş merkezlerinde anlaşılmayan bir konu, büyük bir sabırla tekrar tekrar anlatılıyor; “yeter artık” demek yok…
Kurallar adeta kutsallaşmış… Herkes uyuyor; uymayan itiraz etmeksizin hatasını kabul ediyor; verdiği zarara razı oluyor. Tabi sigorta sistemi oturmuş, zararla sigorta muhatap oluyor. Bu durum bilindiği için endişe ve tartışma yaşanmıyor.
Kişi eğer haklı ise, aklını kullanmayana, kuralları ihmal edene de acımıyor. Bu acımasız davranışından dolayı da kınanmıyor, suçlanmıyor. Hatalı olmadığı için üstelik bir çok yeni haklara da sahip oluyor. Yani bu topraklarda kuralların sonucu baştan kabul edilmiş, duygusallık ve buna bağlı aşındırma gayretleri yok. Polisin tutumu da bu paralelde… Kibarca konuşur ama gereğini yapmaktan geri durmaz. Bu nezaketi, seni kayırdığı için veya seni farklı ve ayrıcalıklı bulduğu için değil, görevi gereği ve insani sorumluluğu içindir.
Bulunduğum araba içinde kırmızı ışıkta beklerken, küçük bir köpeğin kaldırım üzerinden yürüyerek geldiğini, köşeye gelince kafasını kaldırıp trafik lambasına baktığını, ışığın kırmızı yanmasıyla beklemeye başladığını görünce hayretler içinde kaldım. Arabada yanımda bulunanlar bu durum karşısında bana; “Ne sandın? Burası Avrupa!” dediler… Fotoğrafını çekmek istedim ama, bize yeşil yandığı için fotoğrafı çekemeden kavşağı döndük. Köpeğin kafasını kaldırmış lambaya bakan duruşu, hâlâ gözlerimin önünden gitmiyor…
Bütün yolların, cadde ve sokakların, otobanların ağaçlarla donatılmış olması; Avrupa'da yeşile, doğaya, ağaca çiçeğe verilen önemin bir göstergesi olarak alınabilir. Bu anlamda otoyolların büyük bir orman içinde yer aldığı zannedilebilir. Sanki oralarda hiç yol inşaatı olmamış gibi, yolların kenarları çimenlik ve tertemiz…
Elbette oralarda da fabrikalar çevreyi kirletmektedir. Ama bu kirlilik zeminde gözükmüyor. Caddedeki bir inşaat alanında ağaçların gövdelerinin zarar görmemesi için tahtalarla sarılmış haline bakarken; “Yaş kesen baş keser.” atasözümüz; ”Ormanlarımdan dal kesenin kellesini vurdururum.” şeklindeki bakış açımız; ”Elinizdeki fidanı kıyamet kopuyor olsa da toprağa dikiniz.” biçimindeki kutsal öğüdümüz aklıma geldi; düşündüm… Ne kadar değiştiğimizi(!), Ormanları nasıl katlettiğimizi, hatta kasten yakanlarımızın olduğunu da düşündüm…
Çevre dostu rüzgar santralleri özellikle Almanya arazisinin yüzeyine serpiştirilmiş. O kadar çok ki… Adeta rüzgar gülü tarlası gibi. Bu santrallerden dolayı gürültü yok, duman yok, toz yok, is yok… Hatta zeminde yer işgal etme, toprakta yer tutma diye bir şey yok.
Bir tarım arazisi üzerinde hem tarım ürünleri, hem de rüzgar gülleri birlikte… Rüzgar bedava, santral kurulduktan sonra elektrik de bedava… Yani bu durum çok imrendiğim, Türkiye yüzeyini hemen bu santrallerle donatmamız gerektiğini düşündüğüm bir örnek oldu benim için… Hatta bu güne kadar rüzgârlarmızın boşuna esip gittiğini düşününce çok üzüldüm. Niçin bizde de olmaz, niçin yapmayız, ülkemde yapılmayan daha bir çok konuyu anlamadığım(!) gibi bunu da anlamıyorum!
Genel olarak binalar, özellikle mesken olarak kullanılanlar bizde olduğu gibi çok katlı değil; iki, üç dört katlı. Tercihleri tek katlı olması. Binaların duvar kalınlıkları yine bizdeki gibi sekiz-on santimlik tuğlalardan değil, kırk-elli santimlik kalınlıkta yapılmış; ayrıca izolasyonları çok mükemmel…Yani yazın duvarın dışı ısınıyor, ama içi serin; kışın duvarın dışı üşüyor, ama içi sıcak…
Mezarlıklara verilen değer, gösterilen özen, yapılan masraf bir başka dikkatimi çeken durum oldu. Her bir mezar, çok özel kalitede ve desende mermerlerle, granitlerle yapılmış ve şekillendirilmiştir. Her mezarın yanı başında özel zamanlarda yakılan, bizdeki deveci fenerine benzer bir ışıklı cam kutu, yer almaktadır. Yine yeşillik ve çiçekler… Mezarlıklar botanik bahçesi gibi. Bitki türlerinin bir çoğunu bu mezarlıklarda görmek mümkündür. Hepsi büyük bir titizlikle seçilmiş ve yerli yerine konulmuş. Doğrusu, mezarlıkların bakımlı hali, temizliği, tertip ve düzeni görülmeye değer.
Mezarların gösterişli olması “gereklidir-değildir” tartışması olduğunu biliyorum. Kültürlerin ve inançların ayrılığı her yerde olduğu gibi mezarlıklarda da kendini göstermektedir. Bu mezarlara kira da ödendiğini duyunca içime sıkıntı geldi. Öyle ya parası olmayanlar için bu tür mezara sahip olmak hiç de kolay bir durum değil.
Bu diyarda her şey para. Paran varsa varsın; İşte farklılıklardan biri de bu anlayış. Kısaca bu coğrafyada insan insana güvenemiyor. Sigortan varsa sosyal güvenliğin var demektir; kasko ve garanti belgen varsa bakım ve onarım hakkın var demektir; paran varsa sözün geçerlidir; gücün varsa önemsenirsin ve ayrıcalıklı yaşama hakkına sahip olabilirsin. Genel düzen bozulmasın düşüncesiyle ekonomik gücü olmayanlar için devletin diğer sosyal kurumları devreye sokulmuş. Bu konularda insan insanla muhatap değil. Bizdeki gibi yardımlaşma, dayanışma, dostluk, arkadaşlık, köylülük, komşuluk, hemşehrilik gibi kavramların Avrupa ülkelerinde yeri yok.
Dini alanda Türkiye'deki yapılanmanın bir benzeri Avrupa'ya taşınmış. Çoğunlukla kırsal kesimden alınarak oralara götürülen ilk kuşak gurbetçilerin, dini ihtiyaçları, değişik dini cemaatlerin yol göstericiliği ile giderilmeye çalışılmış; bu durumun zaman zaman kötüye kullanıldığını gören Diyanet, kendi sistemini oluşturarak devlet eliyle dini ihtiyaçları karşılama yoluna gitmeye başlamış. Bunun üzerine, zaten kendi aralarında mücadele eden cemaatler bu kez de diyanetle rekabet etmeye başlamışlar.
Netice itibariyle Avrupa'nın bir çok yerinde camilerin olduğunu ve halen yapılmaya devam edildiğine tanık oldum. Cami cemaatlerinin şuurlu ve samimi olduklarını, Türkiye'de camiye gitmeyen gençlerin, ülkesine ve değerlerine bağlılığın bir ölçüsü olarak kabul ettiği için, Avrupa'da daha sık camiye gittiklerini gördüm.
Berlin'deki Türk Şehitliği kitabesi'nde şöyle diyor: “Berlin'de ikinci Türk Mezarlığı olarak 1866 yılında Sultan Abdulaziz zamanında kurulmuştur. 1798 yılında tesis olunan ilk Türk Kabristanındaki mevtalar buraya taşınmışlardır.
Mezarları nakledilen, Prusya'da Osmanlı Sefiri iken, 29 Ekim 1798 de vefat eden devlet adamı, şair ve tasavvuf eri Giritli Ali Aziz Efendi ile diğer dört merhum adına 1867 yılında kurulan abide, 1988 de Berlin Senatosu tarafından Diyanet İşleri Türk-İslam Birliği'nin işbirliği ile tamir edilmiştir.
1920-1921 yıllarında şehitliğin ihyasında Osmanlı Büyük Elçiliği eski imamı, Hafız Şükrü efendi'nin büyük emeği geçmiştir. Caminin iki minareli bugünkü şekli Türk işçilerinin katkılarıyla gerçekleştirilmiştir.”
Türkiye'de TBMM önündeki hareketliliği hepimiz biliyoruz. Almanya'da meclisin bahçesinde, kapı önünde, benzer bir durum söz konusu değil. Hastanelerin bahçesi, kapı önleri de aynı sakinlikte… Karakolların önünde nöbet tutan polis yok. İlk görünen alâmet sadece iki adet polis otosu. Binanın karakol olduğu otoların yeşil rengi ve üzerindeki yazıdan anlaşılmaktadır.
Hizmet üretmede ve ulaşımda Avrupa arazisi, üzerinde yaşayanlara kolaylıklar sağlayan bir yapıya sahip. Genellikle tatlı eğimlerle şekillenmiş düzlüklerden oluşmaktadır. Bu nedenle alt yapı kolay yapılabilir durumda. Bizdeki gibi zorlukları çok değil… Avrupa yönetimleri arazinin sağladığı kolaylıkları avantaja dönüştürerek zamanında alt yapıyı hızla tamamlamışlar. Bizdeki, meselâ Karadeniz bölünmüş yolunun yapımındaki zorluk ve masraf herkes tarafından bilinmektedir. Aynı para ile Avrupa'nın birçok ülkesinde bunun birkaç katı uzunluğunda ve daha kısa sürede benzer yolların yapılması mümkündür.
Sosyal ders ve ibret alınması için olsa gerekir, ünlü Berlin Utanç Duvarı'nın bazı bölümlerinin yıkılmayarak yaşatıldığını; ayrıca yıkılan bölümlerinin eski temellerinin geçtiği yerlerin farklı döşeme taşlarıyla döşenerek tesbit edildiğini ve böylece unutulmasının önüne geçildiğini ve gelecek kuşaklara aktarıldığını görünce; bizdeki nice değerlerin nasıl sökülüp atıldığını, hatta eski yazı ile yazılmış kitabelerin değişik adlar altında kazınıp kırıldığını, bu yaklaşımın genel bir politikaya dönüştüğü dönemleri dahi yaşadığımızı düşündükçe bize ne yapılmak istendiği konusunda insanı rahatsız eden sorular akla geldiğini ifade etmeliyim.
Her ne kadar teknik alt yapı, şehir planlaması, genel düzen ve uyulması gereken kurallar çok gelişmiş ve oturmuş ise de, sosyal ilişkilerdeki temel dayanak; para, bireysellik, kişisel zevk ve tercihler olarak görünmektedir. Dolayısıyla komşu olma, dost olma, acıma, yardımlaşma, dayanışma, bütünleşme, millet olma özellikleri kalmamış veya bu değerler çok zayıflamış denebilir.
Bu sebeplerle Türkler açısından sürekli oturmak için tercih edilebilir diyemem. Bu arzuyu hiçbir Türk işçisinde de göremedim. Gurbetçilerimizin Türkiye'ye dönmek için gün saydıklarına şahit oldum.
“Ah bir iş kurabilsek, hemen vatanımıza döneriz” diyorlar… (SON)