TÜRKİYE'NİN “ALMANCISI” ALMANYA'NIN “YABANCISI”
GURBETÇİLER
Almanya'da Yabancı, “Auslaender” Türkiye'de “Almancı” diye bilinen ve sayısı üç milyonu aşmış bulunan, başlangıç yıllarında Anadolu'nun kırsal kesiminden kalkıp öncelikle Almanya'ya, daha sonraları Fransa, Hollanda, Belçika gibi diğer Avrupa ülkelerine gurbete giden insanlarımızın hayat hikayeleri, bugüne kadar bir çok dergi, gazeteye, dizi ve sinema filmine konu oldu. Bu nedenle “Almancı” diye tanımlanan insanımızın Avrupa'daki gurbet macerasını dergimizin bu sayısında ele almak istedik.
Bu gurbet hikayesi, Türkiye ile Almanya arasında 31 Ekim 1961’de, Türk İşgücü Anlaşması'nın imzalanmasıyla başladı. 1945 yılında sona eren 2. Dünya Savaşı’ndan sonra Batı Avrupa ülkeleri, hızlı bir kalkınma sürecine girdiler. İşgücü ihtiyaçlarını, daha ucuz olan yabancı işçi çalıştırarak karşılama yoluna gittiler.
Almanya çığ gibi büyüyen işçi açığını gidermek için 1955 yılından itibaren İtalya, Yunanistan ve Portekiz gibi Akdeniz ülkelerinden işçi almaya başladı. 31 Ekim 1961’de de Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile Almanya Federal Cumhuriyeti Devleti arasında “Türk İşgücü Anlaşması” imzalandı.
DİŞLERİNE VARINCAYA KADAR
KONTROL EDİLDİLER
Böylece bir büyük resmi göç, uzun bir serüven başlamış oldu: İlk kafile 24 Haziran 1961 tarihinde yola çıktı. Tabi her isteyen gidemiyordu; bir dizi ön eleme yapılıyor; ağızlardaki diş çürüklerine kadar varan bir sağlık kontrolu sonrasında kabul edilenler gidebiliyordu.
Almanya, bu iş için İstanbul’un Tophane semtinde bir irtibat bürosu kurdu. Almanya’ya gelmek isteyen insanlar bu büroya müracaatta bulunuyor, sonraları diğer illerde de İş ve İşçi Bulma Kurumu aracılığı ile başvurular yapılıyor; ardından memleketlerine, köylerine geri dönüp, bürodan gelecek “Almanya kağıdını” bekliyorlardı. Mektubu alan İrtibat Bürosu’na koşuyor, bir dizi sağlık muayenesi ve diğer incelemelerden sonra Almanya’ya gidiş çilesi başlıyordu.
Aralarında o güne kadar hiç doktora gitmemiş kişilerin de bulunduğu işçi adayları, Alman doktorlar tarafından sıkı bir sağlık kontrolünden geçiriliyor; dişlerine kadar kontrol ediliyorlardı. Sağlık muayenesini geçenler, köylerine gidip, tahta bavullarını hazırlıyor; vedalaşarak sadece ve sadece bir iki yıllığına, bir kaç kuruş biriktirdikten sonra geri dönme düşüncesiyle uzun bir yolculuğa başlıyorlardı.
GÜNLERCE SÜREN YOLCULUK
İstanbul’un Sirkeci garı, ayrılış günü geldiğinde ana baba günü oluyordu. Kiminin uğurlayanı vardı kiminin yoktu. Kara trene binildiğinde içleri bir hüzün sarıyordu. Yaklaşık 3 gün süren yolculuktan sonra Münih Garı'nda yeni bir hayata başlanıyor, gelen işçiler önce törenlerle karşılanıyor, sonra gardaki camsız odalarda insanlar, gidecekleri kentlere göre ayrılıyor; ellerine tren biletleri ve yol azıkları olan kumanyalar veriliyordu.
Gittikleri kentlerde çalışacakları firmalarda Türk tercümanlar ve firma yetkilileri tarafından karşılanan işçiler önce, Hayım “Heim” adı verilen kalacakları yurtlara yerleştiriliyordu. Bunların çoğu, 2, 4, 6 kişinin kalabileceği odalar, müşterek tuvalet banyo ve mutfağı olan barakalar, yani bekarların kaldığı yurtlardı.
PARANIN ÇOĞU BİRİKTİRİLİYORDU
Türk işçiler, kazandıkları paranın büyük bölümünü biriktirmek için her türlü zorluğa katlanıyorlardı. Kazançlarını, memleketlerine dönünce hoyratça harcayanlar, savurgan ve gösterişe dönük tüketimler içine girenler de olmakla birlikte, işçilerin büyük bir çoğunluğu neredeyse yemiyor, içmiyor, sadece para biriktirip bir müddet sonra ülkelerine dönüp tasarruflarını, ev alarak küçük bir dükkan açarak değerlendirmeyi düşünüyorlardı. Bu kısıtlamalar, sonunda kendi sağlıklarına mal olsa da...
Zamanla gözü açılan, yol yordam öğrenen işçiler, eşlerini Almanya’ya getirerek bekar hayatından kurtuluyordu. Kimi tek odalı bir ev buluyor, kimi de aile yurtlarına taşınıyordu.
İlk zamanlar Ağasar'da bu Alamanya gurbet hikayesi çok soğuk karşılandı. Oralarda ne işimiz var? İneğimiz, danamız, bağımız bahçemiz var... türünden muhabbetlerle değerlendirildi. Bağımız dediysek, lafın gelişi... Bağ nerede? Bahçe zaten yamaçta... Ama olsun, yine de vatan! Alamanya bilinmez, gidilmez bir yer: Kim bilir nasıl bir yerdir?
Dedelerimiz bu Alaman ismini birinci dünya savaşından hatırlıyorlardı. O zamanın orta kuşağı da daha çok ikinci dünya savaşından dolayı duymuşlardı Alamanya adını; bir de Alman yapımı barebellü- derecelü dedikleri çıplak namlulu, üstten makarizmalı tabancadan ve de Alaman filintası denilen tüfekten...
GAVUR PARASI YENMEZ!
Bütün bilinen bu kadar... Sonra gavur ülkesi, parası yenir mi yenmez mi tartışmaları başlamıştı. Savunanlar ile karşı çıkanlar hep bunu konuşuyorlar; konuya ilgisiz kalamıyorlardı. “Gavur parası yenmez” diyenlerin sesi daha gür çıkıyor; “gitsek biz de mi yazılsak acaba?” diyenler sessiz kalıyorlardı.
Bu tartışmalar artık bir yılı doldurmuş, ilk gidenler izine gelmişlerdi; onların adı artık “Alamancı” olmuştu. Meraklılar Alamancı evlerine koşuyorlar; Almanya'daki hayatı soruyorlar, anlatılanları dikkat ve merak içinde dinliyorlar;
Alamancı'nın giysilerini, getirdiği eşyalarını ve hediyelerini inceliyorlar; almanca sarf ettikleri bir kaç kelimeyi duyunca, adeta onları başka bir dünyadan gelmiş gibi değerlendiriyorlardı. Onlara imrendiklerini gizlemiyorlar, Almanya'ya gitmek için yol yordam soruyorlardı.
Bir yıl önce, “Gavur parası yenmez” diyenler artık iddialarını yitirmişlerdi. Çünkü gelenlerin cazibesi artık herkesi büyülemişti. Hızla İş ve İşçi Bulma kurumlarına, işçi alma bürolarına yöneldiler. 1961'den işçi alımının resmen durdurulduğu 1973 yılına kadar sayı bir milyonu aştı. Bu gün üç milyon yedi yüz bin civarında Türk nüfusu Avrupa Ülkelerinde yaşamaktadırlar.
Eğitimsiz ve sadece fizik gücüne dayalı işçi sınıfı olarak kara trenlerle Almanya'nın yolunu tutan birinci nesil, bugün ya emekli ya da artık hayatta değil. Avrupa'da bayrak artık ikinci nesilde. Birinci neslin torunları, yani üçüncü nesil ise Avrupalı Türker'in genç kuşağını temsil ediyor.
İlk Almanya'ya giden Türkler'in adresi ve en yoğun oldukları bölge, Kuzey Ren Vestfalya eyaleti olmuştur. Alman sanayisinin en önemli itici gücü ünlü kömür yataklarının bulunduğu bölge olan Kuzey Ren Vestfalya, Türkiye'den gelen işçilerin ilk çalışma mekânlarından birisidir.
Almanya'daki ilk yıllar gurbetçi Türkler açısından hiç de kolay olmadı. Dilini, kültürünü ve yaşam tarzını hiç bilmedikleri, farklı bir dinden olan insanların yanında, vasıfsız işçi olarak kalmak, elbette bizlerden, bizim yakınlarımızdan ezik bir topluluk oluşturmuştur. İtilip kakılmak, ikinci sınıf, hatta üçüncü sınıf insan muamelesi görmek çok zor gelmiş; böyle bir ortamda ayakta kalabilmek için ölümüne çalışmak onlar için kaçınılmaz olmuştur.
İKİ ARADA BİR DEREDE KALDILAR
Almanya'daki ilk neslin hikâyesi bu açıdan üzüntü ve dram yüklüdür. Ailesini yanında getiremediği için bu acı hikâyeye bir de ayrılık acısını eklememiz gerekmektedir. Bölünen aileler, para biriktirip gurbetten bir türlü dönemeyen babalar, hatta Türkiye'deki ailesini unutup orada yeni bir yaşam kuran kocalar... Bunun yanında ilk kuşak Alamancılar'dan, oturduğu evi ile işi arasındaki yoldan hiç dışarı çıkmayan; havaalanı ile ikamet ettiği evi arasınaki yoldan yılda sadece bir kere izine gelirken geçen işçilerimizin sayısı da az değildir.
“İki arada bir derede kalmak” deyimi, almancı gurbetçilerimizin durumunu çok iyi özetlemektedir. Özellikle Avrupa'daki üçüncü nesil, daha çok Avrupa kültürü içinde kaldığından Türkiye'de ciddi uyum problemi yaşamaktadırlar. Avrupa'da ise kendilerini güvende hissedemedikleri için tedirgin olarak yaşamaktadırlar.
Son yıllarda pastanın küçülmesiyle ve işsizliğin artmasıyla Avrupa ülkelerinde başlayan yabancı düşmanlığı nedeniyle bu mutsuzluk yerini korku ve endişeye bırakmıştır. İşte bu noktada özel bir proje ile döviz kapısı olarak görülen bu insanlarımızın sorunlarına çözüm aramak gereğini bir kere daha vurgulamak istiyorum.
İçinde bulunduğumuz Türk Kültürü ve sosyal hayatı ile işçilerimizin yaşadığı Avrupa Kültürü ve sosyal hayatı arasındaki çelişkiler, bir çok yönden uyum sorunu ve beraberinde de kişilik problemleri doğurmuştur. İşçilerimizin yaşadığı Avrupa ülkelerini bu açıdan değerlendirmek; farklı sosyal ve kültürel ortamları karşılaştırmak amacıyla Avrupa’nın beş ülkesini (Almanya, Çek Cumhuriyeti, Avusturya, Fransa ve Hollanda) otomobil ile karşılaştırmalı bir yaklaşım anlayışı içinde gezme ve inceleme imkanı buldum.
Gördüm ki her ülkenin, her bölgenin kendine özgü güçlü ve zayıf noktaları, iyi ve kötü yönleri var. Bazı kesimlerin Avrupa’yı her yönüyle varılacak son nokta, en ideal toplum gibi gösterme gayretlerinin tek taraflı, belli bir amaca yönelik olduğunu; Batı toplumlarının eksiklerini ve kusurlarını söylemediklerini; dolayısıyla bu konuda objektif olmadıklarını bir kere daha anladım.